Çevre için yüründü

dav

 

5 Haziran Çevre günü dolayısıyla bölgemizde, Ayvalık, Burhaniye, Edremit, ve Küçük köyü beldelerinde, çevreye duyarlı vatandaşlar, meydanlara çıktılar.

Burhaniye Ada Otel önünde, Burçep önderliğine toplanan çevreciler, pankart ve dövizler ile Ören Denizkızı heykeline doğru insan zinciri oluşturarak, hükümetin çevre sorunlarına karşı duyarsızlığının gelecek nesillere cözülmesi zor sorunlar bırakacağını ifade ederek halkın dikkatini çekmeyi amaçladıklarını söylediler.

bdr

dav

Zeytin

gūvercinin
gagasındaki
dalda
ve illaki
sevgilinin
kara
gòzlerinde
gōrmūșūz
biz
zeytini
kim ama
kim
silebilir ki
hayatımızdan
ve
hangi hakla.
Yahudi ağacıymıș
.. mıș … mıș da … mıș
sairin dedigi gibi
“geç bunları anam babam
geç bunları”
birilerinin
sofrasından yağlı
kemirilmiș bir kemik beklerken
seni gūne hazırlayan
sofrandaki zeytinden de
olacak șu sefil halin

HERKESE SELÂM, NÂZIM’A HASRET…

Zeytin Efe Gazetesi’nde iki gün süreyle yayımlanan değerli edebiyat hocamız İlknur D. Kamalı yazısı:

HERKESE SELÂM, NÂZIM’A HASRET…
“SPİKERİN OKUDUĞU HABERDEN
ANNELERİN NİNNİLERİNE KADAR
SOKAKTA, KİTAPTA VE YÜREKTE YENMEK YALANI…”
“ Türkiye garip bir ülkedir. Burada Amerika’ya kaçmak vatanseverlik sayılır Rusya’ya kaçmak hainlik…”

1902’de doğdum
doğduğum şehre dönmedim bir daha
geriye dönmeyi sevmem
üç yaşımda Halep’te paşa torunluğu ettim
on dokuzumda Moskova’da komünist Üniversite öğrenciliği
kırk dokuzumda yine Moskova’da Tseka-Parti konukluğu
ve on dördümden beri şairlik ederim
kimi insan otların kimi insan balıkların çeşidini bilir
ben ayrılıkların
kimi insan ezbere sayar yıldızların adını
ben hasretlerin…

15 Ocak 1902’de Selanik’te doğan Nâzım Hikmet, kendi Otobiyografi’sinde de söylediği gibi bir daha doğduğu şehre dönmemiş, dönememiştir. Kavgayla, mücadeleyle geçen koca bir ömür ona bu fırsatı tanımamıştır. Çocuk denecek yaşlarda şiirle ve resimle uğraşmaya başlamış, ama şiiri ve edebiyatı hiçbir zaman salt sanatsal bir uğraş olarak görmemiş, daima ezilenlerin, sömürülenlerin, haksızlığa karşı dövüşenlerin yanında yer almıştır. Paşa torunu olarak doğmuş olması, ondan ‘Hikmet’ sahibi yanını alıp götürmemiş, bilakis yaşadığı hayata, hayatın getirdiklerine karşı tarafsız olmamış, toplumsal sorunlara karşı duyarlı olmayı, halkını ve ezilenleri aydınlatmayı bir görev olarak kabul etmiştir. Onun durduğu taraf, kaypak küçük-burjuva aydınların veya salt entelektüel kaygılarla “sanat” yapanların tarafı değil, tarih bilincine sahip, materyalist ve fikirleri uğruna mücadeleye girenlerin tarafıdır.
Bana göre Nâzım Hikmet, 20. Yüzyılın ve belki de gelecek yüzyılların en büyük şairlerinden biridir. Bununla birlikte Nâzım Hikmet, geçen asrın birçok önemli problemlerini, sanatına ve mücadelesine, dünya görüşüne, eylemlerine, tereddütlerine, hatalarına, kusurlarına, yenilmezliğine, eğilmezliğine,
-her neye ise- asla göz yummayışına… Özetle karmaşık, tezat, dramatik, çoğu zaman da facialarla dolu kaderine aksettirmiş çok önemli ve büyük bir şahsiyettir. O, aynı zamanda 20. Yüzyılın sembol şahsiyetlerinden biridir çünkü Nâzım Hikmet, asla kendi hayat çizgisi ve sanatçılığı çerçevesinde kalmamıştır. O, 20. Yüzyılda dünyada, “İlerici Sanatın” yaratıcılarından biri olarak, bu sanat anlayışının geçtiği cefalı, azap ve çilelerle dolu, keşmekeş, umutlar ve aldanışlarla, geleceğe inanç ve hayal kırıklıklarıyla karakterize edilebilecek bir yolun yolcusu olarak da çok şeyin sembolüdür. Nâzım Hikmet, yenilmez yeniliğin, inandıkları uğrunda fedakârlığın, değişik yönetim biçimlerinde kabul etmediklerine karşı direnmenin ve uzlaşmazlığın; büyük inançların, büyük hasretin, büyük aşkların ve en büyük yalnızlığın da sembolüdür. Nâzım’ın talihi, dünyadaki sağ ve sol ideolojilerin asla uzlaşmaz mücadeleleri ve dünya siyasetinin birçok ciddi meselelerine sıkı sıkıya bağlıdır. Nâzım hakkında- onun hayatı ve sanatçılığı hakkında- düşünmek, 20. Yüzyılın esas problemleri ve kavgaları hakkında da düşünmek demektir. Bana göre hiçbir şair, Atatürk’ün yaptıklarına Nâzım Hikmet kadar yakın durmamıştır. Atatürk’ün memlekette, tarihte, toplumda yaptığı işi -Türkiye’yi çağdaşlaştırmak, dünyaya açmak ve dünyayı Türkiye’ye açmak, ortaçağ hurafelerini, cehalet mihraklarını dağıtmak, yerine yenisini, çağdaşını, dünya ile rekabet edecek olanını kurmak işini- Nâzım Hikmet de şiirde ve sanatta yaptı. Türkiye’nin bir başka ünlü yazarı Yaşar Kemal, Nâzım Hikmet’e ithaf edilen “En Büyük Şairimiz” adlı makalesinde şunları yazıyor:
“Nâzım Hikmet, büyük halk ozanlarının son büyük halkasıdır. Türk dili var oldukça Nâzım Hikmet de var olacaktır. Onun dil anlayışı, -halkın dili ile şiir dilini inanılmaz bir zenginliğe ulaştırması- kendisinden sonra gelen nesiller için bir okul olmuştur. Bizim şiirimizde olduğu kadar, hikâyemizde, romanımızda da Nâzım Hikmet’in büyük etkisi vardır. Eğer Nâzım Hikmet gibi büyük bir yol gösterici gelmeseydi, bizim edebiyatımız bu seviyeye çıkamazdı. Onun büyük şairliği kadar edebiyatımızda açtığı yeni yol da önemlidir.” Nâzım Hikmet, Atatürk’ün önderliğindeki Kurtuluş Savaşı’nı, Türk edebiyatının en değerli eserlerinden birinde: “Kuvva-i Milliye Destanı”nda terennüm etmişti. İsmet Paşa: “Nâzım, bu eseriyle Kurtuluş Savaşını bir kez daha kazandı,” demiş, O zamanlar hapiste yatan Nâzım, Paşa’ya şu cevabı göndermişti: “Paşa dua etsin ki, savaşı kazandı. Yoksa o da şimdi burada, benim yanımda olurdu.” Nâzım Hikmet, memleketine ve halkına duyduğu karşılıksız sevgisini yalnız şiirlerinde, yazılarında değil dostlarına gönderdiği, onlardan başka kimsenin okuyamayacağı en mahrem mektuplarında da ifade ediyordu. Va-Nu’ya yazdığı mektuplardan birinde şöyle diyor: “Dünyanın en güzel halklarından biri olan Türk halkının ve dünyanın en güzel dillerinden biri, belki de birincisi olan Türk dilinin, yabancı memleketlerde tanınmasına vesile olabilmek ömrümün en büyük sevinci ve şerefidir.”
“Yaşasın büyük ve ölmez, uğrunda hapislerde yatmaya değer Türk halkı.”
Bin yıllık Türk şiirinin en büyük sanatçılarından birine, Türk dilinin mucizeler yaratan üstatlarından birine kayıtsız kalıp bu edebiyatı, bu dili sevmek nasıl olur, bilemiyorum. Bazı solcular ifrata varıp Nâzım’ı yalnız ve yalnız bir “Komünist” olarak değerlendiriyor benzer şekilde bazı sağcıların da genellikle onun eserlerinin bedii estetik değerini azaltmak hatta yok saymak için çaba sarf ediyorlar ve ondan çok daha zayıf şairleri, sırf ideolojik yakınlığından dolayı Nâzım’dan üstün tutuyorlar. Nâzım’ın dünyaya yayılan şöhretini bile küçümsüyorlar. Bütün bu çabalar abesle iştigal etmektir. Kitapları dünyanın bütün önemli dillerine çevrilmiş ve onlarca ülkede basılmış olan bir şairin büyüklüğünü sadece milyonlarca okuyucu değil 20. Asrın büyük şahsiyetleri de tasdik etmişlerdir ki, aklı, idraki olan hiç kimse bunları görmezlikten gelemez. Picasso gibi dahi bir sanatçı, Nâzım’ın şiirlerinin kendisinde yarattığı etkiyi: “Sanki pınara gidiyorsunuz.” sözleriyle ifade etmiştir. Ünlü Fransız şair Louis Aragon: “Nâzım Hikmet 20. Asrın en görkemli aydınlarından biridir, Albert Einstein, Bertolt Brecht ve Picasso ile yan yanadır.” demiştir. Alman yazar Alfred Kurella ise şöyle der: “Nâzım Hikmet dünyanın en büyük şairlerinden biri diyorlar. Hayır, biri değil en büyüğüdür.”
Latin Amerika’nın diğer bir Nobel Ödülü sahibi Şilili şair Pablo Neruda, Viyana’da Zekeriya Sertel’e şöyle demiş: “Nâzım’a sahip çıkın, biz onun yanında şair bile sayılmayız.”
Türkiye’de de Nâzım’ın değerini yalnız solcu yazarlar değil, onun,“Türkçe’yi güzelleştirdiğini” itiraf eden Ziya Gökalp, “ Türk şiirinde kudretini ispat etmiş ve sanat savaşında zafer bayrağını çok yüksek bir tepeye diktiğini” söyleyen Halit Ziya Uşaklıgil, “Özgünlük, ilham ve kudret bakımından şaheserler sayılabilecek şiirler yazdığını” söyleyen Halide Edip Adıvar, “Nâzım’dan sonra hiçbir şairin bu şöhrete ulaşamadığını” yazan Yakup Kadri Karaosmanoğlu gibi tamamen farklı düşüncelere sahip şahsiyetler, Türk edebiyatının ve fikir dünyasının mümtaz simaları da anlamışlardır.
Anlamışladır anlamasına lakin Nâzım’ın şiirleri yasaklı idi ve yazdıkları yüzünden 11 ayrı davadan yargılanmıştı. Durum böyle olunca şu dizeler dökülüvermiştir dilinden;
“Yazılarım otuz-kırk dilde basılır/Türkiye’mde Türkçemle yasak!”
Benim için, edebi ahlak açısından önemli, Türk edebiyatı âlimi Ahmet Kabaklı’nın, Nâzım Hikmet ile ilgili düşünceleri çok önemlidir. Ahmet Kabaklı, dev eseri olan beş ciltlik “Türk Edebiyatı” kitabında, Nâzım’a ait bölümü ayrı bir kitap olarak yayımlamak istiyor. Ahmet Kabaklı şöyle diyor:
“Nâzım Hikmet, Abdülhak Hamid’den sonra Türk şiirinde en aşırı biçim, ritim ve muhteva yenilikçisidir. Servet-i Fünuncular ve sonraki nesiller, nasıl az ya da çok Hamid’in tesirinde kalmışlarsa, Nâzım Hikmet’ten sonra gelen ve Birinci Yeni(Garipçiler) ve İkinci Yeni olarak adlandırılan edebi akımlar ve bu akımlara mensup olmayan diğer şairler de, Nâzım Hikmet’ten biçim, tema, duyuş, üslup ve ilham aldılar.”
14. Yüzyılda yaşamış Divan ve Tasavvuf şairlerimizden Nesimî de o zamanlar tasavvufun tehlikeli ve sapık bir kolu sayılan Hurifîliğe mensuptu. Zamanında bu nedenle sıkı bir takibe alınmış hatta derisi yüzülerek öldürülmüştü. Bugün Hurufîlik unutulmuştur ama buna karşın Nesimi’nin eşsiz gazelleri ve mânâlı tuyuğları kalmıştır.
Elbette Nâzım ilk önce bir Türk şairidir ama aynı zamanda bir dünya şairidir. Nâzım hakkında İngilizce yazılıp Londra’da yayımlanan “Romantik Komünist” adlı kitabın yazarları Semiha Göksu ve Edward Timms haklıdırlar: “İngiliz şair Shakespeare ne kadar İngiltere’nin ise ya da İspanyol şair Lorca ne kadar İspanya’nın ise Türk şair Nâzım Hikmet de o kadar Türkiye’nindir.”
Nâzım Hikmet, diğerlerinden çok farklıydı. O’nun herkesten ayrılan cezbedici öyle yönleri vardı ki, ondan nefret edenler komünist olmasaydı da zaten ondan nefret etmek için bahaneler bulacaklardı. Nâzım, yakışıklı, boylu poslu, dikkat çeken bir erkek yerine kör, topal, şaşı olsaydı, bu kadar güçlü bir şair olmasaydı, hak ettiği şöhreti tüm dünyaya yayılmasaydı, yine de kıskanılır mıydı, yine de ondan nefret edilir miydi? Bence hayır. Bütün bu özellikler, mucizevi şekilde bir kişide toplandığı için, onu değişik sebeplerden dolayı kıskananlar ne yazık ki, kendi gözlerinde ve vicdanlarında aklanmak, beraat etmek için Nâzım’a sadece siyasi görüşlerinden dolayı nefret beslediklerini söylüyorlar.
Evet, Nâzım’a düşmanca yaklaşımlar siyasi fikirlerle, düşünce farklılığıyla, sınıfsal çatışmalarla ilgilidir. Bu, bir dereceye kadar doğrudur. Ancak “bir dereceye” kadar. Çünkü Nâzım Hikmet “Bir Hasetçi Adam” şiirinde:
“Ne hasetçi adamsın /Açmış kanatlarını/Uçup giden kuş kıskanılır mı?” mısralarını yazmış ise de siyasi, sınıfsal, fikri düşmanlığa ağırlık veriyor, şahsi, psikolojik yönleri dikkate almıyordu.
O kadar çok haksızlığa uğramıştı ki dost sandıkları tarafından, hatta 1963’te Lenin ödülünün kendisine verilmesi bile engellenmişti. Dost gibi görünen düşmana karşı üstü örtülü bir üslup kullanmakla yetinmek zorunda kalmış ve şöyle demişti:
“Artık şaşırtmıyor beni dostun kahpeliği/Elimi sıkarken sapladığı bıçak/Nafile! Artık kışkırtamıyor beni düşman”
Ve işçi sınıfının davası uğruna verdiği mücadelenin zafere ulaşacağına dair inancı bir an olsun eksilmemiştir. Güneşli güzel günler göreceğimizden, motorları maviliklere süreceğimizden şüphesi yoktur. Ama zaferin kendiliğinden, kolaylıkla geleceğini de düşünmemektedir:
“Varılacak yere/ kan içinde varılacaktır/Ve zafer/artık hiçbir şeyi affetmeyecek kadar/tırnakla sökülüp koparılacaktır”
Nâzım poetika hakkında konuşurken şöyle diyordu: “Öyle şiirler var, o şiirleri binler, on binler için yazarsın. Öyle şiirler de var ki yalnız bir tek insan için…”
Nâzım’ın bu fikrinin daha geniş bir yorumu, makalesinde şöyle izah olunur:
“ Kafiyeli vezinli şiir yazılmaz diyenler de kafiyesiz vezinsiz şiir yazılmaz diyenler de dar kafalıdırlar. Şiir öyle de yazılır, böyle de… Ben şimdi bütün şekillerden yararlanıyorum. Halk edebiyatı vezninde de yazıyorum, kafiyeli de yazıyorum. Tersini de yapıyorum. En sade konuşma diliyle kafiyesiz, vezinsiz şiir de yazıyorum. Sevdadan da, barıştan da, inkılaptan da, hayattan da, ölümden de, sevinçten de, kederden de, umuttan da, umutsuzluktan da söz ediyorum; insana has her şeyin şiirime de has olmasını istiyorum. İstiyorum ki okuyucum bende, bütün duygularının ifadesini bulabilsin. 1 Mayıs Bayramında şiir okumak istediği zaman da bizi okusun, karşılıksız sevdasına dair şiir okumak istediği zaman da bizim kitaplarımızı arasın.”
Nâzım bu amacına tam manasıyla ulaşmıştı.
Ayşe Kulin gurbetteyken yazıyor:
“Gergin duygulara kapıldıkça, aşklara, umutsuzluklara ve gurbete düştüğümde hep Nâzım’ın şiiri el uzattı bana. Onun şiirlerine tutundum, asıldım, yukarı çekti beni. Sevincimi, coşkumu, özlemlerimi de onun mısralarıyla paylaştım. Kızgınken Nâzım’ı okudum, âşıkken Nâzım’ı okudum, üzgünken Nâzım’ı okudum. Kendimi tepeden tırnağa milli hislerle donanmış hissetiğim anlar, Kurtuluş Savaşı Destanı’nı okuduğum zamanlardı. Hümanist duyguların zirvesinde durduğum zaman da onun şiirleri vardı elimde. Anadolu insanıyla: Karadenizliyle, Rumeliliyle, özdeşleştiğimde hep gözlerimde onun gözlükleri… İstanbul ile uyanmak istiyordum, İstanbul ile beraber uyanmak istiyordum ben de Nâzım gibi. Üstelik Bakü’de değildim ki ellerimi uzatıp karşımda oturanın Türkçesiyle yurdumu kucaklayabileyim…” Nâzım şiirinin bu kadar önemli, etkileyici ve avundurucu olması Vâlâ Nureddin’in vardığı kanaati bir kez daha tasdik ediyor:
“Bu dünyadan Nâzım geçti. Ve bu Nâzım zaman zaman bizi aşan ölçü ve arayışlarıyla beraber daima bizim kaldı. Büyük insanları kendi biçimlerinde ve kendi maceraları içinde değerlendirmek gerekir. Ateşlerde yakılan, derileri yüzülen, kemikleri mezardan çıkarılarak ezilen, kısacası kendi yaşadıkları devirlerde kendi insanlarıyla uzlaşamayan asi, inanç, fikir ve felsefe öncüleri vardır. Ama bütün bu menfur sayılanlar, daha bir nesil geçmeden yalnız vatanlarının değil, dünyanın malı olarak takdir edilmişler. Çünkü gelecek zamanlar, yaşanılan zamanlardan daima insaflıdır.”
Nâzım’ın hayatta da, sanatçılığında da en doğru ve kısa seciyyesini Vâlâ Nureddin ilginç bir teşbihle ifade еtmiştir: “Tren gider ve yolcular öyle otururlar ki, kimi pencerelerden arkada kalanları kimi de ilerdekileri görür. Bu hayat treninde Nâzım, her zaman ileriye bakan ve ileriyi görenlerdendi.”
Dindar Paşa dedesinin tesiriyle çocukluğunda şiire başladığı zaman yazdığı ilk şiirler Mеvlevî ruhunun parçalarıdır. Nâzım’ın o zamanlar yazdığı şu şiir de bu etkiden doğmuş olmalı:
“Sararken alnımı yokluğun tacı/ Gönülden silindi neşeyle acı/ Kalbe muhabbette buldum ilacı/ Ben de müridinim işte Mevlana/ Ebede set çeken zulmeti deldim/Aşkı içten duydum, arşa yükseldim/ Kalbten temizlendim, huzura geldim/ Ben de müridinim işte, Mevlana”
1928 yılında Moskova’dan döndükten sonra Nâzım’ın evinde arama yapılır. Kadim Yunan filozofu Hеraklit’e ithaf edilen bir şiiri delil olarak kabul ederler. “Heraklit” kelimesinin Arap alfabesiyle yazılmış şeklini savcı, “Her Ekelliyet” diye okur ve şairi itham еderek:
“Sen Türkiye’de, Her Ekeliyyetin: Kürtlerin, Lazların gayretini mi çekiyorsun!” der.
“Burada “Her Ekeliyyet” değil, Hеraklit yazıyor” der Nâzım.
“О kimdir?”
“Kadim Yunan filоzоfu.”
“Aha, dеmek Yunanlılarla da alakan var!”
Sırf bunun için Nâzım’ı yеdi ay hapiste tutarlar. Bu olaydan üç yıl sonra Nâzım’ı başka bir mahkemeye çıkarırlar. Savcı bir kitabı gösterip sorar:
“Bu tahribat değil mi?
Nâzım cevap verir:
“Bu kitabı ben yazmadım ki…”
“Peki, kim yazmış?”
“Marks.”
Savcı, hakime müracaat eder:
“Rica ediyorum sayın Hakim, Marks’ı da sanık olarak celbеdiniz.”
Harbiye Mektebinde kitaplarının okunması dolayısıyla mahkûm edilen Nâzım Hikmet daha sonra, güya aramalar esnasında ortaya çıkan diğer belgelere göre “Donanmayı isyana teşvik” suçlamasıyla daha uzun süreli bir hapis cezasına mahkûm edilir. Atatürk’ e bir mektup yazar ancak mektup Atatürk’e ulaşmaz. Bütün teşebbüsler sonuçsuz kalır ve Nâzım, açlık grevine başlar Açlık grevinin beşinci gününde yazdığı şiirle tüm dünyaya seslenir:
“Kardeşlerim/ Size söylemek istediklerimi /Doğru dürüst söyleyemezsem eğer/ Kusura bakmayın/ Sarhoşum, başım dönüyor biraz/ Rakıdan değil/ Açlıktan”
Nâzım Hikmet’in serbest bırakılması için BM ve UNESCO gibi çok nüfuzlu uluslararası teşkilatlar da ciddi faaliyetlere başlar. Paris’te, meşhur sanatçı Tristan Tzara’nın başkanlığında, “Nâzım Hikmet’i Kurtarma Komitesi” kurulur. Avrupa ve Amerika’da Pablo Picasso, Jean Paul Sartre, Simone De Beauvoir, Bertolt Brecht, Louis Aragon, Paul Robeson gibi birçok ünlü sanat adamı, Nâzım Hikmet’in serbest bırakılması için Türkiye Hükümeti nezdinde girişimde bulunurlar. Nâzım’ın özgürlüğü uğruna hareket, Türkiye’de de başlar. Türk aydınlarının, cumhurbaşkanına gönderdikleri mektupta, “Son devir edebiyatımızın dünyaca tanınmış şairlerinden Nâzım Hikmet’in derhal özgür bırakılması talep edilir. Bu mektuba Türk Edebiyatı sanatı ve basınının önemli isimleri imza atarlar. Bunlar arasında; Adnan Adıvar (Mustafa Kemal’in dışişleri bakanı) Adnan Adıvar’ın hanımı, Edebiyatçı İsmail Hakkı Ertaylan, (bir müddet Bakü’de çalışmış, iki ciltlik Azerbaycan Edebiyatı Tarihi ve iki ciltlik Türk Edebiyatı Tarihinin yazarıdır.) Cumhuriyet Gazetesi’nin baş yazarı Nadir Nadi, Varlık Yayınevi’nin sahibi Yaşar Nabi Nayır, Edebiyat adamları, yazarlar ve gazeteciler Ahmet Hamdi Tanpınar, Abdülbaki Gölpınarlı, Vâlâ Nurettin, Zekeriya Sertel, Sabiha Sertel, bestekârlardan Andan Saygun, Ekrem Reşit Rey, ressamlardan Bedri Rahmi Eyüboğlu, İbrahim Çallı, Şair Cahit Sıtkı Tarancı, eleştirmen Nurullah Ataç ve diğer birçok aydın 200 kadar imza toplamışlardır. Meşhur Garipçiler; Orhan Veli Kanık, Melih Cevdet Anday ve Oktay Rıfat Horozcu, Nâzım ile birlikte açlık grevi ilan ederler. Yaşayan bir şair hakkında ilk kez bir gazete özel sayı yapar. Bu gazeteyi “Nâzım Hikmet Özel Sayısı” olarak şair ve gazeteci Azer Abdulla hazırlar.
Hapisten çıktıktan sonra Nâzım’ın problemlerinden en önemlisi bir iş bulmak ve ailesinin geçimini sağlamaktı. Bütün kapılar yüzüne kapanıyordu. Hiç kimse O’na iş vermeye cesaret edemiyordu. Polis her adımını izliyor evinin önüne nöbetçiler dikiyorlardı.
Nâzım’ın hayatını bilmeden, sevdiği kadınlar hakkında bir şey öğrenmeden de onun aşk şiirlerini okusanız, yine hayran olursunuz. Ama o şiirlerin ortaya çıktığı tarihten, o dönemin şartlarından ve şiirleri doğuran sebeplerden haberdar olduğunuzda, bu şiirlere daha farklı bir gözle bakarsınız. İşte o zaman Nâzım’ı da, bir şair olarak değil, bir insan olarak daha yakından tanırsınız. Kime âşık olduğunun pek bir önemi yoktur. Önemli olan onun âşık olmasıdır.
Meselede şudur ki, Nâzım için sevmek, delicesine sevmek, kıskanmak, delicesine kıskanmaktır. O,20. Asrın son romantik komünisti olmaktan başka, hem de bu asrın belki de son romantik aşığı; Mecnun’u idi. Delicesine “aşk” sevdasına düşerken de, hayallerinde Leyla ile Mecnun, Kerem ile Aslı, Romeo ve Juliet, Tahir ile Zühre ve Ferhat ile Şirin’in aşklarını canlandırıyordu.
Nâzım, Ferhat’a benzer, bizim dağları delen Ferhat’a… Çünkü Nâzım da hak bildiği emel uğruna, halkına hizmet sandığı mücadele yolunda aşkından, sevdiği kadınla yaşamak imkânından, büyük fedakârlıkla imtina etmişti. Nâzım’ın hapisliği, Ferhat’ın dağları delmesidir.
Gelsene dedi bana
Kalsana dedi bana
Gülsene dedi bana
Ölsene dedi bana.
Geldim.
Kaldım.
Güldüm.
“Öl” dedi. Öldüm.
Kim idi Nâzım’a bu sözleri söyleten? Bu emirleri veren kimdi? Vera mı? Talihi mi? Tanrı mı? Kimdi onu çağıran? Geçmişinin munis, aydınlık hatıraları mı, ya da adil, güzel geleceğin hiç olmamış ve olmayacak hülyası mı? Herhalde Nâzım Hikmet, bu sözlerin hepsini anlatmak istedi.
Bin bir engelleri def edip, dalgaların ölüm tehlikesini geçip “Geldi.”
“Beni burada bırakmayın, bir yerlere götürün, ölmek istemiyorum” dese de “Kaldı.”
Çoğu zaman gördüklerinden, duyduklarından, yaşadıklarından dolayı ağlamak istese de “Güldü.”
“Yaşamak güzel şeydir” dese de, ölmek istemese de, hiç istemese de, asla istemese de “Öldü.”
Alçaklığın, hainliğin, ikiyüzlülüğün, puştluğun, kısacası cümle kokuşmuşluğun at oynattığı bir dönemde yaşamdan zevk alabilmek ancak zayıfların bahtiyarlığıdır. Esas olan sadece yaşamak değil, insana yakışır şekilde ve onurlu yaşamaktır. Teslim olmadan, boyun eğmeden, sürünmeden,el etek öpmeden yaşamaktır.
Eğer Nâzım, оnun başına ancak belalar getirmiş ideallerinden vazgeçseydi, gençliğinin romantik illüzyonlarından imtina etseydi, hiç siyasete bulaşmadan böyle sanatçılık yeteneği ile ülkesinin en büyük şairi olarak kabul görürdü. Milletvekili ya da Bakan olmasa bile eserleriyle, piyes ve senaryolarıyla Paşa çocuğu gibi (yahud gerçekten de оlduğu Paşa Torunu gibi) yaşayabilirdi. Ama о zaman da Nâzım, Nâzım olmazdı. Belki öyle “Firavun” şartlarda yazacağı eserleri de mevcut оlanlardan, bildiklerimizden ve sеvdiklerimizen kat-kat aşağı seviyede оlurdu. Kim bilir? Azeri şairi Neriman Hesenzade’nin doğru ifadesine göre:
“Bir insan ömrünü rehin koymuştu, bir şair ömrünü yaşamak için.”
ULAŞILDIKÇA ULAŞILMAZ OLAN
NÂZIM HİKMET’E…
HASRETLE…

ABD Büyükelçisi Dışişleri Bakanlığına çağrıldı

Dışişleri Bakanlığı: “Cumhurbaşkanımızın geçtiğimiz hafta Washington’u ziyareti sırasında, Büyükelçilik Kançılaryası önünde ABD güvenlik personelinin  Sayın Bakanımızın yakın koruma ekibine karşı yerleşik diplomatik kural ve  teamüller hilafına sergilemiş oldukları profesyonelliğe aykırı saldırgan  davranışlar bugün Bakanlığımıza çağrılan ABD Büyükelçisi nezdinde sözlü ve yazılı  olarak protesto edilmiş, ABD makamlarının bu olayı soruşturması ve gerekli açıklamanın tarafımıza yapılması resmen talep edilmiştir”

Kedi ve insanlık

Çevremizde, sosyal ağlarda her gün kedili bir paylaşımı gördüğüm toplumun perde arkasını yansıtan bu görüntüyü paylaşıp paylaşmamayı uzun uzun düşündüm. Hayatımızı renklendiren bu canlıların, ölülerine de canlı iken gösterdiğimiz özeni göstermemiz gerektiği ağır basınca yayınlamaya karar verdim. Her gün gelip gittiğim istikamette artan sayıda bu tür vakalar bu olaya duyarsız kalmamam gerektiğini hissettirdi.

 

Facebook’ta zincir sallayanlara

Bu zinciri bulan ben değilim,
sanırım sen de değilsin!
O zaman salla gitsin…
Beğensen de olur beğenmesen de
Paylaşsan da olur paylaşmasan da
Ben salladım bak! Korkma sen de!
Salla gitsin.. Salllaa… gidebildiği yere.

Mapusun içinde üç ağaç incir.
Elimde kelepçe boynumda Zencir
Zencir sallandıkça her yanım sancır
Düştüm bir sanala yol belli degil
Yatar uyanırım gün belli degil
Oy feyzbuuk feyzbuuk
Uzak dur feyzbuuk